6 asırlık İslam mirasını yoketmeyi kafasına koyan, uygarlaşma(!) adına batının her pisliğini aziz şehitlerin mekanına getirterek kendilerini muassır medeniyet seviyesine getirmeye çalışan Dikta Kemalist rejim uydurduğu yasalarla halkına adeta zulmediyordu. Millet Fakr-u zaruret içindeyken keyif süren bu ithal adamlar meydanlarda: "Efendiler, uygar ve milletler arası kıyafet bizim için, çok cevherli milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz! Ayakta iskarpin veya potin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kıravat, yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-i şemsli serpuş. Bu serpuşun adına ‘şapka' denir. Redingot gibi, Bonjur gibi, simokin gibi işte şapkamız! İsterseniz bildireyim ki: Bu kadar yüksek ve önemli, sonuca varmak için gerekirse bazı KURBANLAR da verelim!..." diye nutuk atanlarla elbette Ruz-i Mahşerde hesaplaşılacak. İskilipli Atıf Hoca bu zalimlere karşı hakkı haykıran yiğit bir insandı. Tek suçu ne idüğü bilinmeyen manasız ,anlamsız bir yasa ile Kel Ali ve Çetesinin tutarsız mahkemelerinde yargılanması ve çok sevdiği rabbine kavuşmasıydı. Onlar değil biz KURBAN verdik, Zalim Sultana Hakkı Haykıran, Davası uğruna Rabbinden başka hiçbir şeyden korkmayan Peygamber sevdalısı İsmail Yürekli kurban...

İşte Şehid Atıf Hocanın Hayatı

Atif Hoca, Iskilip'in Tophane köyünde dogdu. ilk tahsilini köyde yapti. 1893'te Istanbul'a gelip medrese tahsili yapti. 1902'de icazet alarak Darü'l-fünunun ilahiyat Fafültesine girdi.

1903 te fakülteyi bitirip Fatih Camiinde Ders-i Amm olarak kürsüye çikti.

31 Mart vakasindan sonra Sinop'a sürüldü. oradan sungurlu'ya gönderildi. ve daha sonra yanlislik oldugu söylenerek serbest birakildi.

Yunanlilar İzmir'e çiktiginda ilk tepkiyi, kurdugu 'teal-i islam cemiyeti' vasitasi ile yapti. Kisa zamanda toparlanan Anadolu, isgalcileri; halkça "gavur-islam disi" olan insanlari çikarmayi basardi.

Osmanli tarihi kara bir leke ve bitisle karsilasiyordu. Yanlis egitilmelerine neden oldugu çocuklari onlarin yikilmasina neden oluyor, burada ilk hedefte imparatorlugun olusumuna zemin hazirlayan İslam ve Müslüman halk oluyordu. Bir devlet bitiyor yeni bir devlet kuruluyordu. Laik çagdas ve demokrat Türkiye Cumhuriyeti!!!

Müslümanlar saskindi bir o kadar da cahil.

Iskilipli Atif Hoca da İslam'a bagli örnek bir sahsiyet olarak bu dönemin sikintilarindan payini aliyordu. Sürgün ve hapis....

Ülkedeki 'batililasma' hareketine karsi "firenk mukallitligi ve sapka" adli eserini 1924'te yazar. Kitapta, batının iç yüzünü çevresindekilere anlatiyordu. Daha sonra yeni bir kanunla vatandaşlara ülkeden kovduklari İtalyan'lardan üç gemi dolusu satin aldiklari sapkalari giyme mecburiyeti geliyordu. Buna halk ve ulemadan büyük tepki geldi. Ve her kanuna savunuculuk yapanlar kanun tanimazlara haddini bildirmeliydi. Insanlar basina sapka takmadigi için katlediliyordu.

Iskilipli Atif Hoca da birbuçuk sene önce yazdigi Firenk Mukallitligi isimli kitabi bahane edilerek tutklandi.

Giresun istiklal mahkemesinde yargilanarak suç bulunamamasi nedeni ile Istanbul'a gönderildi.

Ancak bir süre sonra yeniden tutuklandi. 26 Aralik 1925 te arkadaslari ile beraber 13 kolluk kuvveti gözetiminde Ankara'ya gönderildi.

26 Ocak 1926 Sali ünü Ankara istiklal mahkemesinde yargilandi.

Savci, Iskilipli Atif Hoca için 3 yil hapis cezasi istedi. Mahkeme müdafaa için bir gün sonraya birakildi.

Ertesi gün mahkeme reisi Kel Ali, Son gece gördüğü rüya üzerine müdafaa yapmaya gerek görmeyen Iskilipli Atif Hoca için alinan karari İdam olarak açıkladı.

Iskilipli Atif Hoca vakarla ve dudaginda ayetlerle gittigi idam sehpasinda sunu söylüyordu: "Zalim ve katillerle elbette mahser günü hesaplasacagiz"

 

Atıf Hoca'nın rüyası:

Necip Fazıl'ın naklettiği bir hadise de, Atıf efendi'nin mahkemeden bir gün evvel müdafaasını yazarken, birden dalıp rüyasında Resulullah'ı(SAV) görmesi, Kainatın Fahrinin(ASM)(Alemin övüncü) : "Yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla meşgul oluyorsun?" buyurması üzerine, yazdığı müdafaasını yırtmıştır.

MAHKEMENİN SON GÜNÜ

Tahir-ül Mevlevi Atıf Hocanın mahkemede son gününü şöyle anlatıyordu: "Atıf efendi metin görünüyordu. Suud beyin söylediğine göre gece sabaha kadar oturmuş, 8-10 tane eser-i cedid ( Eskiden imâl edilen kâğıt cinslerinden birinin adı) kağıdını doldurmak suretiyle bir müdafaanâme (savunma) yazmıştı. Yazılmışını görmediğim ve mealini (anlamını) öğrenemediğim o müdafaanâmenin kıraati (okunması) epeyce uzun sürmüştü ki, o mahkemede okunurken biz merdiven altında bekliyor, mahpesimizin (hapsedilen yer) kapısı kapalı olduğu için de okunan şeyi işitemiyorduk. Ali Rıza efendi müdafaanâme yazmamış, verilecek hükme razı olduğunu söylemiş. Atıf efendi müdafaanâmesini bizzat okumuş ve hitamında (bitişinde) Reis beye tevdi etmiş (vermişti) ."

Muhakemeyi takip eden yazar Şevket Süreyya Aydemir mahkeme zulmüne olan tanıklığını şöyle anlatıyor: "Hükümlüler arasında sarıklı bir müderris göze çarpıyordu. Müderrisin Başında fes ve sarık vardı. Cübbesi ve kıyafeti temizdi. Suçu, o sıralar yayınlanan şapka kanununa muhalefet etmekti. Fakat bu suç, bir takım ithamlarla da karışınca mahkemeden en ağır hükmü yemişti. Artık son saatlerini yaşıyordu. Hocanın yüzü sakindi. Metanetini muhafaza ediyordu. Yalnız dudakları kımıldıyor ve galiba bir dua okuyordu. Fakat eskiden kalpaklı ve şimdi hasır şapkalı zat, bu hükümle de kanmamış gibiydi. Bağırıyor, çağırıyordu. Acaba Hoca'yı bir tekmeyle merdivenlerden aşağıya yuvarlayacak mı diye bekledim. Fakat olmadı. Müderris, bu sözler üzerine kendisine değilmiş gibi bekledi. Sonra sağanak geçince yürüdü. Muhafızların arasında merdivenlerden indi. Önümüzden geçerken gene dudakları kımıldıyordu."

 

İDAM SONRASI AİLESİ

Acaba Hocaefendinin şehadetinden sonra ailesi ne oldu? Atıf Efendinin yeğenlerinden Bahaddin İmal bey bu konuda şunları anlatıyor: "Tarihini pek hatırlamıyorum. Hatırımda kaldığı kadarıyla, Zahide hanımla,(eşi) Melahat hala(kızı) dayımın idamından sonra İstanbul'dan buraya(İskilip) geldiler. Köyde az bir müddet kaldılar. Burada kaldıkları müddet zarfında Zahide hanım köydeki hanımlara Kur'an okuttu. Yanlarında Zahide hanımın kız kardeşinin oğlu da vardı, Semih adında. Köydeki şartlara intibak edemediklerinden tekrar İstanbul'a döndüler. İstanbul'da ne kadar kaldıklarını tam bilemiyorum. Fakat 1960'lara doğru tekrar köye döndüler. Zahide hanım bu gelişlerinde "Kızım, ben bir daha İstanbul'a dönemeyeceğim. Kendin için ise kararını kendin ver" demiş.

 

"Kelebekler Sonsuza Uçar" adlı filmde de gördüğümüz gibi, Melahat hanım da İskilip'te kalmış. 1989-90'larda 75-80 yaşlarında olan Melahat hanım, babasının bir gece karanlık ruhlu adamlar tarafından evinden götürülmesi ile akli dengesinde hep gelgitler yaşamış. "Bu halim doğuştan değil. Polislerin babamı gözlerimin önünde evden alıp götürmeleri bende büyük bir korku meydana getirdi. Onu bir daha hiç görememem ise, beni yalnızlığa mahkum etti. Bu hal yaşadıklarımın eseri" demiş Bahaddin İmal beye...

Araştırmacı-yazar Hüseyin Yılmaz bey bütün ısrarlarına rağmen görüşememiş bu dertli hanımla. "Babam ölmedi, yaşıyor, gidin kendisi ile görüşün" diyormuş Melahat hanım...İnşallah şimdi, dünyada tadamadıkları rahatı yaşıyorlardır Atıf hoca ve ailesi...

Mezarı nerede?

Emekli astsubay Hasan Sureykan şunları söylüyor bu konuda: "Merhumun mezarını araştıracak oldum. Fakat bulmak ne mümkün? Dikimevinden Mamak'a giderken yaklaşık bir kilometre ilerde, sağ tarafta askeri bir mezarlık var. Bu mezarlığın karşısında şimdi bir park var, bir zamanlar mezarlıktı. Merhum Atıf Hocanın mezarı da bu mezarlıkta idi. Buradaki kabirler 1954 senesinde yakınları tarafından Gülveren'de yapılan Asri mezarlığa nakledilmişler. Atıf hocanın yakınları sahip çıkmamışlar. Bu durumda mezarın bu parkta kaldığını ve park çalışmalarıyla ortadan kalktığını sanıyorum."